Film, hikayenin geçtiği Viyana şehrini ve InterContinental otelini sıradan birer mekan fonu olmaktan çıkarıp, geçmişin zarafetini taşıyan canlı birer başrol oyuncusu olarak konumlandırıyor. Lucius’un yıkıma karşı duruşu, aslında modern dünyanın estetik yoksunluğuna, hızlı tüketime ve tarihi hafızanın silinmesine karşı gösterilen romantik bir başkaldırıdır. Şehrin gün batımındaki donuk nehir manzaraları, eski bar sandalyeleri ve otelin ruhunu yansıtan sessizlikler izleyicide yoğun bir nostalji hissi uyandırıyor. Avusturya'nın o köklü geçmişine ve aristokratik havasına sinematografik bir saygı duruşunda bulunan çok estetik bir yapım.
Yorumlara kapalı!